The Great Wild Life

Tuğba Özay'la Söyleşi

Röportaj konuğumuz Tuğba Özay… Herkesin malumudur ki tanıtıma/reklama hiç ihtiyacı yok; ama biz gene de kendisiyle -özellikle son zamanlardaki hobisi, uğraşı ve işleriyle ilgili olarak- sohbet etmek ve bu sohbeti de size aktarmak istedik.

Röportaj konuğumuz Tuğba Özay… Herkesin malumudur ki tanıtıma/reklama hiç ihtiyacı yok; ama biz gene de kendisiyle -özellikle son zamanlardaki hobisi, uğraşı ve işleriyle ilgili olarak- sohbet etmek ve bu sohbeti de size aktarmak istedik.

Tuğba Hanımın kapak ve röportaj fotoğrafları, doğa harikası Durusu Park Evleri’nde çekildi. Gün ışığını uğurlamaya hazırlanırken, fotoğraf sanatının usta elleri deklanşörle binlerce kez buluştu.

WildLife: Sizi tanımayan yok, bu kesin; ama biz gene de klasik bir giriş yapalım röportajımıza/sohbetimize: Tuğba Özay kimdir ve kendisini nasıl tanımlamaktadır?

Bu sorunun cevabını tek kelimeyle vereyim: “İnsanım.” İnsan olmak için iki kol, iki bacak filan yetmiyor… İnsan olmak için temiz bir yürek ve temiz bir beyin de olması gerekir. Gerçi standart olacak ama beni yetiştirip “Tuğba Özay” yapan köklerimi de burada bir kez daha söylemek isterim: Anne tarafından Akdeniz (Yörük kızıyım yani), baba tarafından ise Karadenizliyim (Trabzon).

WildLife: Tuba Özay’la Fitness adında aerobik ve thai-bo egzersizlerinden oluşan sağlıklı, basit ve eğlenceli bir program ile vücudumuza şekil vermemize ve formda kalmamıza yardımcı olan bir CD’niz var. Fitness hocalığı da yapıyor musunuz?

Evet, sözünü ettiğiniz CD Türkiye’de bir ilktir. Bu işin öncüsüyüm ama fitness hocalığı yapmıyorum. Spora olan yakınlığım/yatkınlığım çocukluğumda başladı… Galatasaray’da yüzdüm, Fenerbahçe’de voleybol oynadım ve İstanbul Yelken Kulübünde de dalış yaptım yıllarca… “Sağlık için spor” diyenlerden değil, bunu günlük hayatında uygulayanlardanım yani.

WildLife: Eveeet… Gelelim Survivor’a! Oradan, yani Ada’dan anlatacak çok şey olmalı… Survivor’la ilgili ilk sorumuz şöyle olsun: Adada, yalnızdınız! Gerek takım arkadaşlarınız gerekse rakip takım elemanları ve elbette programın çekim ekibi olduğu için hiç de yalnızlık çekilmeyecek gibi gözükmesine rağmen, özellikle ruhen yapayalnızdınız. Direndiniz o kadar süre… En zor -ama en zor- kısmı neydi bu Survivor’un?

En zor kısmı ilk olarak söyleyeyim: Açlık! Hem de öyle bir açlık ki çöpten yiyecek aramaya kadar?! Bu konuyu biraz açayım isterseniz: Yaşanılanlar sadece açlık-tokluk düzleminde değil de sevgi-şefkat açlığı olarak da değerlendirilmelidir. Oradaki yalnızlık manevi yalnızlık aslında. Bir kere, orada büyük bir ego savaşı var ve maalesef galip gelen daima egolar! Seyircilerimin de yakından takip ettiği gibi, ben bunu yok etmeye çalıştım; çünkü ben “Tabiatın kızıyım! Fizik olarak açlığa dayanabileceğimi biliyordum ve bunu başardım da. Bakın işin bu kısmı çok önemli: Tabiatı içselleştirmek gerekir. Bir kişi tabiatı ne kadar içselleştirirse, ne kadar şükrederse o derece hümanist olur (ama aynı zamanda da vahşi). Survivor’daki mottom şu oldu: “Tabiatı sev, onu koru, ona biat et!”

WildLife: Herkesin sorduğunu da soralım: Gerçekten fiziki zorluklar çekiyor muydunuz açlık anlamında, yoksa çaktırmadan atıştırıyor muydunuz?

Asla! Program dışında bir şey yemek mümkün değil! Yani, bize ekstradan yiyecek filan verilmedi; orası resmen bir Nazi kampı gibiydi!

WildLife: Bir de Survivor’dan en zor anınızı bizimle paylaşmanızı istesek...

Biliyorsunuz, bir kaza geçirdim ve burnum kırıldı! Sporcu -ve hareketli biri- olduğum için daha önce de çok kez elim-kolum-bileğim kırılmıştı gerçi; ama burun kırılması benim için bir fobiydi. Maalesef o da oldu… Bu kazaya iyi tarafından bakarsam eğer, bu fobimi yenmiş oldum, diyebilirim. Şu anda Allaha şükür -fotoğraflarda gördüğünüz gibi- hiçbir iz kalmadı.

WildLife: Bir röportaj klasiği daha; ama gerekli: Survivor’dan geleli bir ayı geçti… Sizin boş durmayacağınızı biliyoruz... Aktüel olarak neler yapmaktasınız iş ya da hobi olarak? Eski standartlarınıza kolayca intibak edebildiniz mi?

Evet, Survivor’dan döndükten sonra eski tempolu hayatıma döndüm. Çekimler, stüdyo derken başımı kaşıyacak vaktim yok. Malum, aylarca hiçbir şey olmadan yaşadık Dominik Cumhuriyetinde. Öyle böyle değil ama: elektrik yok (ona bağlı ne varsa onlar da yok elbette), kıyafet yok, şampuan yok, bakım kremi yok; yok… yok… yok yok! Olan ne peki? Tam bir ilkel hayat! İnanır mısınız, bu yokluklar çok şeyi var etti bende… Mesela, çok az ama çok az şeyle yaşanabileceğini öğrendim. Meğerse ne çok şeyin kölesi olmuşuz da haberimiz yokmuş! Tek bir kıyafetle yaşanabileceğini öğrenmem bile harka bir tecrübe doğrusu!

Bu arada, diğer arkadaşlardan daha avantajlı olduğumu da belirtmek isterim; çünkü ben, çiftlik hayatını çocukluğumdan itibaren iyi bilirim. Gerek Yörük kökenlerim gerekse Antalya’da bir çiftliğimin olması beni “Tabiatın kızı” yaptı.

WildLife: Kulağımıza gelen haberlere göre, yeni bir albümle selamlamak üzereymişsiniz sevenlerinizi... Bize bu konuda da biraz bilgi verir misiniz?

Evet, artık sır olmaktan çıktı nasıl olsa… Yeni bir albüm çalışmasındayım: PES ETME! Albümde, sözü ve müziği bana ait olan 9 şarkı var. Hatta eserin birini Dominik’te yazdım (kayda da son anda yetişti zaten). Suat Aydoğan, Kıvanç K., Dolapdere Big Gang, Gökay Süngü ve yıllardır müzik yolculuğumda yol arkadaşım olan Göksel Sönmez Ocak gibi çok değerli müzisyenlerle çalıştım… İki eser için de (“Pes Etme” ve “Bir Şey Söylemek İstiyorum”) klip çekiyoruz.

 

Yeni albümüm çok beğenilecek, çok!

Benzer Yazılar